3 Haziran 2012 Pazar

On Kelime ile Saçmalamanın Banucası.

Verdiğim on kelime/tamlama vs.'nin kullanılacağı bir hikaye yazma etkinliği başlatmıştım ama pek hikaye gelmedi. Ben de baktım bu böyle gitmeyecek, hadi dedim bi' tane ben yazmaya çalışayım. Yazdım gitti.

Kelimeler şunlardı: kedi, uzağa gitmek, çelişki, susam, uluslararası, sokakta kalmak, alış veriş merkezi, savaş sebebi, kuraklık, tahta


En son gittiği filmdeki kadının, evinin penceresinden karşı kaldırıma bakarak kendi kendine konuştuğu sahneyi hatırladı birden. Kadın ne aklı hastasıydı, ne de çelişkili bir hayatı vardı. Sıradan biriydi ve gayet mutluydu. O sahneyi hatırlamasına neden olan olayları, şöyle detaylı bir şekilde yeniden gözden geçirmek için çalışma odasına yöneldi. Üç metrelik koridorda yürürken, son yirmi dört saatte yaşadığı güzellikleri beyninin ön planına almak için konsantre olmaya çalıştı.
Odaya geldiğinde, bütün argümanlar kafasındaydı ve hemen masanın başına oturup kağıdı kalemi çıkardı. Önce, sokakta kaldığı için evine misafir ettiği yaşlı kadının dün akşam üzeri ayrılırken takındığı hüznü resmetmeye başladı. Konuya tersten girmenin hafif de olsa tuhaflığı vardı ama içinden geleni çizmek istiyordu. Bir kapı çizdi, önünde bir kadın, iç kısımda kendisi. Eskizi bitirdiğinde, işin en kolay kısmı olan boyamaya sıra geldi. Bu bir sulu boya çalışması olacağı için, çizimle pek uğraşmamıştı açıkçası. Birkaç renk denemesinde sonra, kapı önü hüznü ismini verdiği resmi bitirdi. Arkasından hemen o günkü karşılaşmalarını çizmeye başladı. Alış veriş merkezinden çıktıktan sonra, arabasına yürürken karşılaştıkları anı getirdi gözlerinin önüne. Yaşlı kadının ellerini hatırladı birden. Koluna taktığı poşetin içinden çıkardığı ve sanki kırk yıllık dostuna ikram edermişcesine mutlu bir surat ifadesiyle ikram ettiği susamlı bisküvilerin tadını hissetti damağında. Kağıda önce bisküvilerin resimlerini çizdi, ardından da kadının ellerindeki hayat izlerini. Bir süre öylece baktı masanın üzerine. Yaşlı kadının eve girdiği andaki mahcup yüz ifadesini hatırladı. Tam o ifadeyi çizmeye niyetlenmişti ki birden kedisinin canhıraş miyavlamasını duydu ve masadan apar topar kalkıp, balkona gitti. Sabahtan beri uyumakta olan Tahta, bahçe kapısındaki iri köpeğe bakarak, adeta bir aslan gibi kükremeye çalışıyordu. Hemen kucakladı kedisini ve hızlı adımlarla holdeki minderinin üzerine götürdü. Başını okşadı, sakinleştirdi minik dostunu. Ardından, resimlerine kaldığı yerden devam etmek üzere çalışma odasına gitti.  Kafasını toparladı, kadının o müthiş ifadesini tekrar gözünün önüne getirdi ve bir çırpıda çizdi. Boya işini diğer çizimlerden sonraya bırakmaya karar verdi. Aklına gelen her ayrıntının birer eskizini yaptı ve bir süreliğine ayrıldı odadan.


Mutfağa gidip kahve suyu koydu, kahvesini yaptı, salona geçti. Biraz önce hatırladığı film sahnesindeki kadınla, evine misafir ettiği kadın arasındaki farkları düşünmeye başladı. Filmdeki kadının sosyal statüsü, misafirininkiyle benzerlik taşıyordu ama yaşlı misafirinin yaşadıkları, film kahramanının hikayesine taş çıkartacak cinstendi. Bundan seneler önce uluslararası ticaretle uğraşan büyük bir firmada sekreter olarak göreve başlamış, birkaç yıl içinde işindeki başarısından dolayı en üst düzeyde bir göreve getirilmişti. Seneler sonra emekli olduğunda, eşinin kendi görevi için uzağa gitmek zorunda kalmasıyla bütün hayatı değişmişti. Bunları anlatırken takındığı yüzündeki o sarsılmaz hali unutamıyordu. Bir kadının, ömrünün büyük bölümünü maddi ve manevi açıdan gayet rahat geçirdikten sonra içine düştüğü zor şartları dinlerken, adeta kendinde geçmiş ve bu dirayet sahibi yaşlı kadına hayranlık duymuştu. Sohbetin ardından evine davet ettiğinde, nazik bir ses tonuyla kabul cevabını almıştı. Evde sofra başında uzayıp giden muhabbet, o güne kadar yaşadığı en anlamlı anılardan biri olarak yerleşmişti hafızasına. Gece yarısına kadar sürdürdükleri bu güzel ortamın ardından, yaşlı misafirine yatağını hazırlamış, sabah kahvaltısı için balkonda kahvaltı sözü vermişti gülümseyerek.


Gün doğar doğmaz uyanan misafirinin ayak seslerini duyduğunda telaşlanıp yanına gitmişti. Erkenden uyandığını görünce şaşırmış ve nedenini sormuştu. Yaşlı dostu ona, bu kadar uykunun kendisine yettiğini, insanın yaşlandıkça çok daha az uyuduğunu anlatmıştı. Henüz yaşlanmadığı için bu bilginin sadece beyninin bir köşesinde kalması gerektiğini söylediğinde ikisi de kahkahalarla gülmüşlerdi. Balkonda geçen bol sohbetli saatlerin ardından, kahvelerini içmek üzere bahçeye çıkmışlardı. Kadın bir ara, bahçe çitinin olduğu tarafa bakarak, sadece kendisinin duyabileceği kadar alçak bir ses tonuyla bir şeyler fısıldamıştı. Ne dediğini merak edip sorduğunda ise böyle bir evde yaşamanın, insana kazandırdığı pozitif getirileri düşündüğünü ve bu düşüncesinin ona eski bir şarkıyı hatırlattığını öğrenmişti kadından. Merak ettiğini söylediğinde, bir bölümünü de onun için mırıldanmıştı. Fransızca olan şarkının sözlerini duyduğunda çok şaşırmıştı. Şarkı Fransız İhtilali sırasında yazılmış bir şiirden uyarlanmıştı. O dönemde Doğu ülkelerinin birinde yaşanan kuraklığın, insanlar üzerindeki bazı olumlu fiziksel değişiklikleri, otantik tarzda şiirleştirilmiş, bir Fransız seyyah tarafından Fransa'da tanıtılmış ve çok popüler olmuştu. Bahçenin görüntüsü, kadına o şarkıyı hatırlatmıştı. Genç kadın, misafirinin genel kültürüne bir kere daha hayran olmuştu bu vesileyle. Hoş sohbetle geçen saatlerin ardından, birlikte yemek yapmak için mutfağa geçtiklerinde, sevgili dostunun yemek konusundaki tecrübelerine de hayran kalmış, hâttâ birkaç yemek tarifi bile almıştı kendisinden.


Akşam üstüne kadar, birbirlerine hayat hikayelerini anlatmışlardı. Yaşlı kadının evden ayrılmadan önce söylediklerine hem çok gülmüş, hem de saatler boyu süren derin düşüncelere dalmıştı:


"Beni evine misafir ettiğin için sana bir kere daha teşekkür ederim. Senin bu nazik tavrını her insan sergileyemez. Birçok insan için benim gibi biri, ona kötülük yapacak potansiyele sahip bir insan olarak görülür çünkü. Ve eğer sen 1700'lerde yaşamış bir kadın olsaydın, bu hareketin, ülken açısından bir savaş sebebi olarak bile görülebilirdi."


Resimlerini tamamlamak üzere yeniden çalışma odasına dönerken, bu cümlelerin neler anlattığına dair henüz net bir bilgi sahibi olamadığından ve olmak için ise dünya tarihini baştan sona kadar okuması gerekeceğinden emindi...


Zaten siz de bu hikayenin ne anlatmak istediğinden emin olamadınız, sorun yok yani ;)





3 yorum:

Cihan Bakacak dedi ki...

Banu abla, bloga gelirken yazı kısadır zannediyor ve hemen okuyup yatarım diyordum. Uzun olduğunu görünce önce şaşırdım. Bir kaç kez okuma girişiminde bulunsam da kardeşlerimin konuşmalarından tam olarak yazılanları anlayamayacağım düşüncesiyle gecenin sessizliğini bekledim. Ve şuanda dışarıdaki hafif uğultu eşliğinde yazını tek solukta okudum. Çoktandır roman okumuyorum. Özlemişim bu tarzı. Merak ettiren, düşündüren, karakterleri gözünde canlandıracak tasvirler yapan yazıları ve dolayısıyla da romanları çok seviyorum. Ellerine sağlık, abartısız çok güzel bir yazı olmuş. Bu arada benim yorumumu da senden başka kimse okumayacak, çok uzun oldu :))

vişnap dedi ki...

Banucuğum ne güzel yazmışsın .Nedense ben bunda çok tırstım yazayım diye geçiyorum klavyenin başına bir türlü yazamıyorum.Ama eninde sonunda kırcam şeytanın bacağını .Canım çok beğendim emeklerine sağlık olsun..

BANU dedi ki...

Cihan, onca zahmeti çekip okuduğun ve yorum yaptığın için teşekkür ederim :)

Vişnap, çabuk kır şeytanın bacağını, merakla bekliyorum hikayeni :) Teşekkür ederim :)