23 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Okunmamış Mesajınız Var!

Fanatik okurken düşündüm de hiçbir şeyin fanatiği olmadım bugüne kadar. Ne Beşiktaş'ın, ne siyasi partimin ne de çok sevdiğim babamın. Mesela, Beşiktaş derbi kaybettiğinde -işin içinde şüpheli gol veya pozisyonlar da olsa- ortalara dökülüp yuh çekmedim hakeme veya rakip takıma. Önce, görüntüleri tekrar seyrederek işin iç yüzünü irdeledim, bazen eşimle zirve toplantıları yapıp tartıştım ve sonra bir karara varıp "Bu da geçti, gitti" dedim. Konuşurken, karşı takımın taraftarını incitecek kelimeleri kullanmamaya özen gösterdim. Partim konusunda da böyle oldum hep. Liderine olan bağlılığım, partinin hatalarını görmeme engel olmadı asla. Bunun onlarca örneğini yazabilirim buraya ama yazının özü bu değil. Rahmetli babam konusunda da farklı değilim. Çok sevdiğim için ona kondurulan tozları anında üfleyerek üzerinde zerre kadar toz bırakmadım. Çoğu zaman,  konduranın gözüyle bakmayı da başarıp, onu sonuna kadar dinledim. Haklıya haklı diyebildim. Yani ben, her türlü izm'e karşı olduğum için fanatizme de karşı oldum. Aslında, bu bir "olma" değildi; galiba ben böyle doğdum. Doğumumla birlikte bahşedildiğini düşündüğüm bu halimi sürdürebildiğim için, bazen kendimi tebrik ettiğim bile olmuştur. Bu tebriğin dayandığı sınır, megalomani sınırıdır ama ötesine geçmemeyi de iyi bilirim. Hadi diyelim ki ileride bir gün sınırı tutturamadım ve geçtim; o zaman da psikiyatri kliniklerinin kırmızı alarm lambasını görürüm halüsinasyon olarak, anında düğmeye basar, çizgiye ramak kala durdururum gidişatı. Zor değildir bu benim için, yapabilirim...

Çizgide yaşayan biri olduğum imajı verdim galiba size ama yok böyle bir şey. Yani en basit anlatımla söyleyecek olursak; delilik mertebesinde değilim. Sadece, bugüne kadar gayet başarılı bir şekilde kullandığım otokontrolümün, bundan sonra da aynı derecede iyi gideceğini öngörüyorum. Ben aslında hayatı genellikle öngörülerle yaşayıp şekillendiren biri oldum. Çocuk denecek çağımdan beri, hep olması gerekeni tasvir edip, onu yaşamaya çalıştım. Alın işte, bir de çalışmak fiili girdi işin içine. O zaman toparlayayım; ben hayatımı, otokontrolün nerelerde gerekeceğini öngörerek kurgulamaya çalıştım. Kurgu da girince, daha havalı durdu sanki. Ben beğendim. Yukarıda da demiştim zaten size, ben "hafif derecede kendini beğenmiş"in tekiyim...

İnsanın fıtratında var beğenilmek. Düşünün bir; yeni bir elbise giydiğinizde, size yakıştığını söyleyen ilk kişiye duyduğunuz o tarifsiz his ne güzeldir, değil mi? Hele bir de sevdiğiniz biriyse. Hoş, insanın sevmediği kişilerden iltifat görmesi mümkün olamaz zaten. Fakat, durun bir dakika; yanlış bu. Sevmediğimiz insanlar da iyi ve güzel sözler söyleyebilirler bize karşı. Tabii burada devreye şu giriyor otomatikman: Sevmediğimiz adam bize iltifat ederse, sevdiğimiz adamınki kadar sevindirmez bizi. Adama bağladım konuyu, farkındayım. Doğal ama bu. Kadın olduğuma göre, ilk bağlamam gereken de adam olmalıydı. Hemen, bu noktada, beklenen mesajımı da verivereyim bari: Bir İstanbul kasımında bağlandığım tek adam, olumsuz her kelimemden münezzeh ve her daim biricik mültefitimdir benim. Şimdi çıkalım buradan, kadınlara gelelim. Ne zaman yeni bir şey alsam, hemcinslerimin çoğu, dilinin ucuyla söylemiştir "güle güle giy" veya "yakışmış" kalıplarını. Yalnız, azınlıkta kalanlara lafım yok elbette. Onlar, bu söylemi bir kalıp olmaktan çıkarıp, yürekten dile getirmişlerdir beğenilerini ve kalbimin en güzel odaları onlara aittir.
Aidiyet duygusu, insanın hayata sıkı bağlanmasında büyük rol oynuyor. Eğer, güzel olmayan bir şeyi, çirkin değil de daha yumuşak ve yapıcı bir kelimeyle ifade edebiliyorsak, bunun başlıca nedeni ait olduğumuz değerlerdir. İnancın, pozitif baktıran bu etkisi; her türlü negatifliğin, hücrelerimize işleteceği muhtemel hasarlarını da yok ediyor. Hücrebilimcilerin bu tespitim karşısındaki tavırlarını bilemem ama ben yaşadığımı iyi bilirim.

Her paragrafın son cümlesinde geçen bir kelimeyi kullanarak diğer paragrafa başlama geleneğime ara verip, bilmenin öğrenme üzerindeki etkisini inceleme ukalalığını, bir sonraki karalamama bırakayım ve sehpanın üzerine fırlattığım Fanatik'i kaldığım yerden okumaya devam edeyim ben. Sonra da gidip bir kahve yapayım kendime. Evet evet, en iyisi bu. Yoksa kantarın topuzu yine kaçacak ama bu sefer beyni dağılacak olan ben olacağım.

2 yorum:

Pabuç dedi ki...

Seviyorum seni ve düşüncelerini..Cümlelerini...

2 gün önceydi arkadaşım aradı ''Bana gelir misin mutfak dolabıyla ilgili bir katalog getirdim seninle seçelim ?'' dedi.Yeni ev yaptırıyorlar da..Neyse gittim ,canım benim heyecanla gösterdi kendi seçtiği modelleri ben de dinledim dinledi dinledim..Bana dedi sen ne düşünüyorsun? dedim ki:'' Ne kadar zevksiz olduğunu düşünüyorum '' ;) Şaka şaka tabiki fikrimi söyledim seçtiği şeylerin pek de kullanışlı olmayacağını sonradan pişman olabileceğini falan..sonra üzerinde biraz daha konuşup bir karar verdik sağ olsun benim fikirlerimi de önemsedi..Düşüncelerimi söyleme konusunda (eğer biri sorduysa tabi) biraz rahatım sanırım...dost acı söyler ama ben acı söylemem ama dosru söylerim :)Alınan elbise yakışmamışsa da :)

Ben hiç bir ideolojinin ve hiç kimsenin sınırsız savunulmasını doğru bulmuyorum yani fanatizmi..ÇÜnkümalum beşer hata yapar hatalıdır da..

Öyle işte çok yer kaplamayayım ben :)

Lütfen daha sık yaz yaz yaz...

Selam ,sevgi ve dua ile..

BANU dedi ki...

Sevgili pabuç, sen önemsenecek fikirleri olan güzel yürekli, temiz ahlak sahibi bir insansın. eksik olma dünyamdan. ne kadar uzun yazarsan, o kadar severim seni ;)