22 Ekim 2011 Cumartesi

İlk'elden İnsanlık Hatırlatması

Dünyaya gözümüzü açar açmaz annemizin sütünü tüketerek, tüketim çılgınlığındaki o istisnai yerimizi de almış oluyoruz. Neden istisnai? Çünkü hayat kaynağımız olan o mucizevî besin yoksa biz de yokuz demektir. İşin çılgınlık boyutunun, bu doğal tüketimimizden tamamen bağımsız ele alınması gerekir fakat ortada insan yoksa hiçbir şeyin çılgınlığından bahsetmemiz de mümkün olmayacaktır. Tabii ki anne sütü tüketemeyip başka besin maddeleri verilerek büyüyenlerimiz de vardır ama onlar da bu ikinci ana konunun istisnaları olarak kaideyi bozmazlar. Yalnız, Âdem ve Havva'nın, her iki durum açısından dokunulmazlıklarını da teslim etmemiz gerekir. Biz çiğ süt emmişlerin, onların hatırası karşısında söyleyecek çok fazla sözü yok ne yazık ki. İnançlarımız hangi doğrultuda olursa olsun, zamanı geldiğinde o iki ilk insana, yaşadığımız çağın, bizi bizlikten çıkaran tüketim araçlarından ve modern olmanın kriterlerinden bahsetmeyeceğimiz kesin en azından.
Bugünün modası, Moda sahilindeki bir kitapçıda oturup, bir bardak çay eşliğinde dünya gündemini masaya yatırmak ve elleri taşın altına sokmak için yapılması gerekenleri konuşmak değil artık. Ben Moda dedim, siz Anadolu'nun herhangi bir bölgesini anlayın, "aynı şey." Görüyorsunuz değil mi, kapitalizmin büyücüsü reklamların dillere pelesenk replikleri yazılarımıza kadar giriyor. İyi ki düşüncelerimizi hedefinden saptırmaya yönelik güçleri yok bunların. Eğer olsaydı, yazmaya ara verir, kendime üçü bir arada kahve almak için dışarı çıkardım, dönüşüm geceyi bulacağı için ne yazmak kalırdı ne de güç. İyi ki yok. Düşünsenize, Havva annemiz, bulunduğu ortamın ona verdiği imkanları kullanarak yiyecek bir şeyler hazırlıyor, tam o sırada tüketicinin biri aklını çelip onu işinden alıkoyuyor. Hayal etmek bile mümkün olmadı bu senaryoyu, değil mi? Çünkü, eşinin dışında kimsecikler yok etrafında. Sadece iki insan var ve ikisinin de tek amaçları, insanca yaşamak. Şimdi diyeceksiniz ki bu devirde onlar gibi ilkel şartlarda yaşanır mı? Akla gelebilecek ilk en basit soru bu tabii ki. Cevabı da belli: Hayır. Hiçbirimiz, en azından birkaç parça giyim eşyamız, karnımızı doyuracak kadar ekmeğimiz, ulaşımımızı kolaylaştıracak bir bineğimiz, başımızı sokabileceğimiz bir çatımız olmadan hayat süremeyiz. Bunun aksini iddia etmek de kimsenin harcı olamaz zaten. Ama içinde yaşadığımız çağ, bunlara misliyle de sahip olsak, bizi daha fazlasını elde etmeye yönlendiriyor. Ve biz bu yönlendirmeye o kadar kolay uyum sağlıyoruz ki, teknolojinin ve lüksün dişlilerinin bir yerlerimize battığını hissedemiyoruz. Dört takım kışlık elbisemiz varken, vitrinlerde "al beni, al beni" diyerek bizi kışkırtan beşinciyi, altıncıyı da satın almak istiyoruz. Evlerimiz var mesela, bir adet evimiz değil. Arabalarımızı her sene değiştiriyoruz çünkü maddi durumu bizden daha iyi olan akrabamız her sene böyle yapıyor. Bizim ondan ne eksiğimiz var, değil mi ama? O da sokaktaki kedi ve köpeklerin hayat hakkı olduğuna inanmıyor, biz de. Onun da iki sokak ötesinde, fiziksel özrü nedeniyle çalışamayan adamın babalık yapmaya çalıştığı yoksul bir aile var, bizim de. Aşık atmamamız için neden yok yani. Mücevhere doyamıyoruz bir de. Ah ah, on bir parmağımız olsa, hepsine çifter çifter yenilerini alır takarız yüzüklerin. Parmağına "Ne alırsan 1 Lira"cıdan gümüş renkli bir yüzük dahi alırken kılı kırk yaran, üniversite harcını yatıramadığı için mağdur durumdaki üst komşumuzun kızı mı dediniz? O da okumayıversin efendim, hayat sadece okulla mı anlam kazanıyor sanki? Bulsun bir koca, gitsin. Hem onları biz mi bu duruma getirdik? Çalışsalardı bizim gibi, onların da olsaydı...

Hanımlar, beyler. Sahne bu. Oyuncular biziz, yani insanlar. Alıcı gözle çevremize şöyle bir baktığımızda göreceğiz ki, biz ne kadar ihtiyaç dışı tüketirsek, ihtiyaç sahipleri o ölçüde tükeniyor. Evlerimizde pişen on çeşit yemekten çıkan buhar, yoksulluk çekenlerin gözlerinde yaşa dönüşüyor. Moda olduğu gerekçesiyle satın aldığımız her fazla giysi, ayağına çakma marka ayakkabı dahi giymemiş olan üniversiteli gencin, bir okul dönemi boyunca yaşaması gereken mutluluğunu eksiltiyor. Zevkimize göre yemeyelim mi? Elbette yiyelim. Giymeyelim mi? Tabii ki en iyilerini giyelim. Ama lütfen, Allah rızası için bir kere daha düşünelim. Eğer, bu sahnenin içinde bulunan herkesin bizim gibi birer insan olduklarını koşulsuz kabul ediyorsak, Âdem ve Havva çiftiyle birlikte bize de bahşedilmiş bulunan insan olma hakkını, yerinde ve yeterince kullanmak zorunluluğumuz olduğunu da kabul ediyoruz demektir. İki lokma süt üstünlüğümüz var diye, onlardan bize genetik yolla geçen insanlığımızı inkar etme sınırına gelmeyelim. Sadece insanlığımızı umursayalım, bu bize yeter.





1 yorum:

Pabuç dedi ki...

Haklısın ne denebilir ki...

Biz herşeyi kendimizde hak görüyoruz ama bunu yaparken başkalarının haklarını hiç düşünmüyoruz...Bir şeyler ciddi anlamda yanlış yapılıyor ..

Sevgiler..Dua ile..