30 Mart 2011 Çarşamba

Pişmanlığı da Verene Şükürler Olsun

Pişmanlık. Çok da aşina olmadığım bir duyguydu bu benim için. Hani “Bugüne kadar yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim” diyerek, kendilerine adeta bir üstünlük payesi vermeye çalışanlar vardır ya, işte ben, onlardandım sanırım. Yalnız, nüansı görmemezlikten de gelemeyeceğim. Şöyle ki; benim, kendime vermeye çalıştığım o üstünlük payesi, yine kendimle girdiğim savaşın sonucunda çıkar ortaya. Yani ben üstünlüğü, kendi nefsimle kalbim arasındaki savaşı kalbim kazandığı takdirde kalbime veririm. Bir başkasıyla mukayeseye girmek ve böbürlenmek için değildir bu. “Ama o insanlar da senin gibi düşündükleri için böyle diyorlardır” diyebilirsiniz. O da olabilir. Onlar da nefislerinin kalpleri karşısındaki yenilgisini böyle dile getiriyorlardır, mümkündür. Şu da bir gerçektir ki, ben hiç kimse değilimdir ve hiç kimse de ben olamaz. Ve buradan çıkan sonuç, benim pişmanlıklarımın kimsenin pişmanlıklarına benzemediğidir. Bu benzemezlik sayesinde ben, yaptığım şeylerden pişman olmanın adını, pişmanlıktan başka bir şeye devşiremiyorumdur. Yani kısacası ben pişman olduğum zaman, üstünlüğünü ilan eden kalbime Filistin Askısı’nı reva görüyorumdur. Veya en fazla, nefsime hakaret ediyorumdur ağız dolusu. Sonra da ikisini birbirine düşürüp, tepelerinden bakıyorumdur onlara. Kendimi tanıyamıyorumdur belki. Ne bileyim, belki de kalbimle nefsim arasında geçen savaşın galibini bir türlü itiraf edemiyorumdur. Pişmanımdır belki de, kim bilir? Bu satırlardan sonra elbette ki bir tek o bilir…
Mahcubiyet vardır bir de, bilirsiniz. Pişman olmadan bir önceki aşamadır. Yerin yarılmasını şiddetle istediğimiz ve içine girip ortalardan çekilmeyi murat ettiğimiz dönemdir bu. Yaşımız kaç olursa olsun, hissettiğimiz şeyin tam açılımı budur. Ani karar neticesinde kızgınlık ve sinirle uygulamaya geçirdiğimiz bir eylemin, muhatabı tarafından püskürtülmesiyle yediğimiz tokadın adıdır. Bu püskürtme harekâtı, öyle Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi de değildir hani. Ortada, bedenimize, ruhumuza, kalbimize ve nefsimize yönelik en ufak bir eziyet yoktur. Yaptığımızı, sanki hiç yapmamışız gibi yok saymaya yeten küçücük bir hamle vardır yalnızca. Bize sadece bakmak ve görmek düşer. Evet, bir bakarız ki o yine VARDIR. İşte bu hâl, mahcup olmamıza, saçımızdan, başımızdan, yaşımızdan utanmamıza ve hiç beklemeden pişman olmamıza yeter de artar bile. O andan itibaren, artanların ağırlığı altında ezilmek düşer benliğimize. Teselliyi kalem ve kâğıtta ararız. Çünkü çok iyi biliriz ki, bizim en yakınımız bu ikilidir. Bizi, yaşadığımız pişmanlığın bir sonraki evresi olan vicdan azabından da bu ikili kurtaracaktır. Ve artık şükür zamanıdır bizim için. Veyahut bir tek benim için…

 Şükürler olsun kaybettirip buldurana…

Hiç yorum yok: