19 Kasım 2010 Cuma

Sözde Sustum

"Sözün bittiği yer". Sevmem bu sözü. Yaradılışımdan gelen gevezeliğimle hiç örtüşmez. Küçüklüğümden beri ne sözüm bitmiştir benim, ne de sözlerimi bitirmem için gösterilen yeri anlamışımdır. Rahmetli babam hariç çevremdeki akrabalarımın çoğu, gevezelik sınırını bir hayli aştığımda beni susturabilmek için çok yorulmuşlardır ama ben susmayı, yok olmak saydığımdan, susamamışımdır hiç. Kafalarını şişirmek, benim için balon şişirmek kadar eğlendirici olmuştur hep. Onlar sus dedikçe ben alçak sesle içimden konuşmaya devam etmişimdir. Bu deliliğimi kendi rızamla ifşa edişimin üzerinden, siz deyin otuz sene, ben diyeyim sittin sene geçmiştir ve ben söylenecek sözlerim hep olduğu için, söyle(n)meyi bırakmamışımdır. Bırakacak gibi de görünmüyorum hiç. Yani benim bir on yıl daha Allah'ın izniyle "yok olmamaya" karar vermişliğim vardır. Şimdi siz son cümlemden hareketle, sittinin altmışa tekabül ettiğini de hesaba katarak, Banu kaç yaşında yapmış bu ifşaatı diye düşünmeyi bırakın da, gelin bir sonraki bölüme geçip sözün ne yönden eseceğini okumaya koyulun. Korkmayın canım, alışılmışın dışında yazıyorum bu seferki zırvalarımı. Çünkü ben artık İstanbul'dayım ve burası artık tam olarak, sözün başladığı yer.

Kaç yaşında olursak olalım hepimizin hayatında, esintili dönemler olmuştur. Kimimiz; yalın ayak, başı kabak öylece kalakaldığımızda yaşamışızdır bunu, kimimiz de söylenecek çok sözümüz olduğu hâlde susup, içimizden konuşmaya başladığımızda. İnsanın içinde rüzgârlar eserken, bir yandan da içinden konuşmayı seçmesinin tam anlamıyla bir yürek işi olduğunu sanıyorum. Öyle ya, esmelerin üzerine bir de vıdı vıdı. Kim kendine bu eziyeti eder ki? Sahi, eziyet midir bu sizce? Veya şöyle sorayım, yüreğimizin yettiği her eylemin bize geri dönüşünde bir hayır mı aramalıyız, yoksa şer mi? Çıkamadım işin içinden şimdi. Ama demiştim yukarıda değil mi? Sözün başladığı yerdeydim ben. O hâlde sözü daha fazla uzatmayayım. En iyisi, içimden konuştuklarımı da, tıpkı sözlerimmiş gibi yazıya dökeyim.

Aslına bakarsanız çok fazla bir şey de yok. Bir telefon var, bayramın ilk gecesi, yumuşak sesli bir kadından gelen. Sonra, her şeyi bir kenara bırakmış iki insana dönüşmek var. Yürekten geldiği aşikar olan bayram tebriğine iliştirdiğim af var bir de. Ve ardından, gülümsemek var, gülmek var. Devamında ise, "güle güle"nin eteğine tutturulan sözün bitişiyle başlayan derin sükût hâli var. Yok, yok sükût olur mu o hiç, orada apaçık "içinden konuşmanın Banucası" var ve bunun yazıya dökülecek kısmı ise sadece bu kadar.

Hiç yorum yok: