7 Ekim 2010 Perşembe

Ottomaniac'lık Üzerine Deneme

    Düşünüyorum da acaba kaç insan çıkar benim gibi? Uzantısında apaçık ‘maniac’ bulunan bir kavrama ait olduğunu kabul eden kaç kişi vardır? Pek çıkacağını sanmıyorum. İnsanoğlu, kendine yöneltilen her silahı, içgüdüsel bir refleksle püskürtmeye çalışır çünkü. Manyaklık da, insanoğlunun aniden karşısına çıkarıldığında şiddetle reddettiği bir silah hükmündedir. İçinde kurşunlar dizili değildir ama kurşundan daha ağırdır etkisi. Bu yüzden hiç kimsenin durduğu yerde manyaklığı üzerine alınacağını sanmıyorum.
Bir süre önce, bir kavramla karşılaştım internette. Değerli tarih yazıcı Teyfur Erdoğdu Hoca, ‘’Ottomaniac’’lıktan bahsediyordu. Bunun, o bildiğimiz patolojik terimle en ufak bir yakınlığı olmadığı ortadaydı ve okuduğum ilk andan itibaren bu tanımlamanın ezeli ve ebedi neferi olduğumu keşfettim. Evet. Bir Osmanlı torunu olarak ben de o andan itibaren bir Ottomaniac’tım. Ve eminim ki, kalbinin tam ortasına ak sakallı naif bir sevdanın otağ kurmasına rıza göstermiş, ruhunu bu sevdanın yağmurlarıyla yıkamış ve kendinden sonra gelecek nesillere bırakacağı yegâne mirasın Osmanlı sevdası olduğunu idrak etmiş her insan da bir Ottomaniac’tır.
Şimdi size, bu yağmurlardan az çok nasibini almış olanların nasıl bir hayat sürdüğünden bahsedeceğim. Ama ilk baştan söyleyeyim; ben mağlubiyetle sonuçlanmış hiçbir sevdayı kaleme almadım şimdiye kadar.

     Bundan tam yedi yüz on bir yıl öncesinde başlıyor sevdamız. Sevda dediğime bakıp da sakın bunu bir Mecnun veya Kerem hikâyesi gibi algılamayın lütfen. Onlar sevdalarının esiri olmuş, kendilerini iki kadın uğruna haraç mezat harcamış insanlardı benim görüşüme göre. O iki kadın için var oldular ve yine o iki kadın için öldüler. Oysa bizim sevdamız öldürmüyor insanı. Karşılıklı mıdır değil midir bilinmez ama kimse kara sevdaya tutulup birilerinin uğruna ölmüyor en azından. ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’’ düsturuna sahip olan bir ruhun estirdiği rüzgârdan ölünür mü hiç? Elbette hayır. Tam tersine, yaşarsınız ve sizinle birlikte bütün bir dünya yaşar. Siz, bir zamanlar karadan gemiler indirerek koca Konstantinopolis’i fethetmiş Sultan Mehmet’le birlikte İstanbul semalarında her daim eser durursunuz, Allah’ın yarattığı bütün canlılar da esintinizden nasiplerine düşenlerle huzur buluverir. Rüzgârınızdan etkilenebilen her bir ruh, aynı zamanda Ottomania’nın uçsuz bucaksız deryasında kulaç atmaya başlar ve Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki donanmanın gönüllü birer levendi oluverir aniden. Sizinle omuz omuza girişilecek hiçbir kara veya deniz savaşını kaybetmeyeceklerinden emindirler artık. Çünkü sizin savaşlarınızın da barışınız kadar adil olduğu yedi düvele yayılmıştır ve bilirler ki adaletiniz, vücutlarının sıhhatine vesile olduğu ölçüde ruhlarının saadetine de vesile olacaktır.
      Temeline adalet kirişleri döşenerek inşası sürdürülen bu yapının çırakları, aynı zamanda birer Mimar Sinan olduklarının idrakiyle harçlarını karar ve duvarlarını aynı bilinçle örerler. Sağlamlığından zerre kadar şüphe olmayan bu şaheserin yıkılabileceğini aklından geçiren her insanın emin olduğu tek şey ise bunu sadece düşüncede tutmak mecburiyetinde olduklarıdır. Çünkü eyleme dökmeye niyetlendiklerinde, bu kalkışmanın geri tepeceğini ve ruhlarının orta yerinden vurulacaklarını çok iyi bilirler…

     Bu inşaatın gönül erleri olarak bizim de çok iyi bildiğimiz şeyler vardır elbette. Kendimizi Ottomaniac ilân ederken altına imzalarımızı attığımız akitlerimiz vardır meselâ. Bu akitler, Mozart’ın içli nağmeleriyle ruhları sükûta erdirilmiş delilerin gönüllerinden akıp gelen mürekkeple yazılmıştır ve bu yüzden asla silinemezler. Kâğıdının baskısı, Müteferrika matbaasının kalitesindedir ama muhtevasının kalitesine ölçü bulmak zor iştir. Hepsinin özünde insan vardır ve her bir sözün her harfi bu özü anlatır. Bu öz, Lâle Devri’nin mis kokulu rüzgârlarından mest olanlarla, sadaka taşlarının hakkını vermiş ve bu taşlardan hakkını almışların ruhlarından oluşmuştur. İşte biz bu akitlere sadakatimiz sayesinde insanı yaşatmanın, devleti yaşatmak olduğunu çok iyi biliriz. Eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığımızı bildiğimiz gibi biliriz hem de. Ruhumuz asırlardır bu sevda devletinin köleliğini yapar ama efendisi de bizdendir her zaman. Akdimizden dönmememiz gerektiği de asırlar öncesinden bildirilmiştir bize. İşte bu sebepledir ki bedenen aramızda olmayanların hatıralarıyla birlikte yola devam etmeyi de yine en iyi biz biliriz. Ve bu akitlerin her biri binlerce gönüllümüz tarafından imzalanıp çoğaltılarak, işinin ehli posta güvercinleri marifetiyle, elimizin kolumuzun uzandığı her yere sabırla dağıtılmıştır.  

     Türkçe’ye ve Osmanlı’ya bir nebze de olsa vakıf olarak bu yazıyı lütfedip okumuş bulunan her insan, potansiyel bir Ottomaniac olduğunu çok iyi bilmelidir. Çünkü bir Ottomaniac, Osmanlı İmparatorluğu’nun isminin zikredildiği her yazıyı okurken kendine ait bir şeyler bulacağından emindir. Bazen, at binmeyi yeni yeni öğrenen bir şehzadenin ürkek yüreğini saran heyecana eş bir histir bu; bazen de, çıktığı seferden dönen bir sultanın muzaffer edasına denk bir ruh halidir. Bu iş bir gönül işidir ama bu gönüller ruhsuz da değildir kısacası. Ve gün gelir, gönlünden geçenler o insana muhakkak misliyle verilir.

     Yukarıda da belirttiğim gibi eğer yazının bu son bölümüne kadar gelmişseniz, Ottomania’nın o muhteşem hükümranlığına da girmişsiniz demektir. Bundan sonra yapmanız gereken tek şey, müzik çalarınıza bir Itrî bestesi koyup dinlemeye başlamak ve bir yandan da kulağınıza gelen nağmeler eşliğinde Söğüt’te bir ağacın gölgesinde dinlendiğinizi hayâl etmektir. Devamında neler olacağını ise artık sizin de çok iyi bildiğinizden eminim…  

Hiç yorum yok: