10 Haziran 2010 Perşembe

Özneler

Çırpınışlarını hissediyordum uzaktan. Yazdığı her kelimenin bir harfini acıya tahsis ediyor, diğerlerine yüklediği sahte neşenin bekçiliğini o harfe yaptırıyordu. İçimi sızlattığı gibi canımı da yaktığı oluyordu bu hâlinin. Ağladığını bildiğim anlarda, gözyaşlarını neşeli harfleriyle siliyordum, haberi olmadan. Kıdemli acı ustası olduğum için, ‘geçecek’ diyordum, geçecek! ‘yeter ki sabret!’ ‘Sabrın sonu selamet diyordum’ sanki sabretmekten anlarmış gibi. Hiç anlamıyordu, hiç. O yalnızca acıyı biliyordu, ben ise kızılcık şerbeti içmediğini. O kan kusuyordu kahrından, benimse içim kan ağlıyordu.

Özneleri saklı olan cümlelerinin, yüklemleri hep acıyordu. Bunu yaparken o kadar masumdu ki hâli bilemezsiniz. Her şey bu masumiyetin yetkisiyle oluyordu zaten. Gizli saklı işler çeviren insanlar gibi ürkekliği de vardı. Benden kaçamıyordu bir tek. Kaçtığını sandığı herkesten uzak olan ruhu bir tek bana yakındı. O bunun hiç farkında olamadı. Olmasındı da. Alıştığı gibi yaşamalıydı çünkü. Yaşadıkça alışmalı, alıştıkça pişmeliydi. Yüreğinin küçüklüğüne bakmadan, büyük işler yapmalıydı. Yapıyordu da. İçini kanatan yokluğa direniyordu, yetmez miydi? Yetmez olur muydu hiç, çoktu bile. O yüreciğine bu acı çoktu, evet.

Onun yürek yangınlarına denk yangınım olmadı benim. Olsaydı da olmamış gibi yapardım, eminim. Kendimi kıdemli görüşüm de buradan geliyor işte. Yokluğun varlığına, varlığın varlığını yeğledim hep. Yüreğim küçücükken de, büyüyüp içime sığmaz olduğunda da böyle yaptım. Yok olanın acısından, var olanın sevincini türettim senelerce. Ketum oldum, biriktirdim. Biriktirdikçe tozlanan acılarımdan yeni yeni acılar devşirdim ama asla yürekli olup acım var benim diyemedim. İşte böyle böyle, yüreğinin sızısını sızdıran herkese toprak küp olmaya başladım. Ona da oldum. Ve içim doldukça kendi kendimi yedim, bitirdim. Ama bitmeden önce, onun yanan canını soğuk sularda yıkadım, pakladım, akladım.

Şimdilerde, sakin sakin seyreden bir gemi gibi mutedil görüyorum onu. Kaptan köşkünde yine derme çatma bir acı var ama hiç olmazsa yolcusunun istikameti belli bu sıralar. Deniz aşırı diyarların yağmurlarında ıslanıyor artık kelimeleri. Buradan bakınca böyle görünüyor en azından. İçine işleyen hasretin ona yaşattığı şeyin adını yeniden koymaya azimli. Yani kısacası o şimdi ‘büyük bir adam’ olduğunu fark ediyor ve bu durumda bana onu sevdiğimi tekrar etmekten başka bir şey kalmıyor. Yıllardır ezberleyip durduğum yerleşik kurallar şimdi alt üst olup yıkılıyor ve ben bu sevgiyi tarif edebilmemi kolaylaştıracak tek bir harfi bana öğretecek meçhul insana, kırk yıl köle olmaya hazırlanıyorum.

Acım var dedim, farkındayım…

2 yorum:

pabuç dedi ki...

bloğunuzu takibe aldım ama readerdan almak zorunda kaldım ..

Sevgiler..

seyrusefer dedi ki...

'acı duymak ruhun fiyakası' derken bir adam, paçamızı aşağı aldığını sananlara gülebiliyorum hâlâ. Şerbetimi birkez de bu sefer için yudumluyorum işte...