15 Nisan 2010 Perşembe

Limon Ağacının Sırrı

Tam tamına bir sene oldu buraya taşınalı. Sekiz senedir yaz aylarında on beş günlüğüne geldiğim için yabancısı sayılmam ama kendimi yerlisi gibi de hissetmiyorum asla. Konu komşu gelip gittikçe soruyor 'Alıştınız mı?' diye. İçimdeki sesle mücadeleye girdiğimi hissettirmeden ve sükuneti elden bırakmadan 'Evet, alıştım tabii ki' diyorum tek ayağımı kaldırarak. Yalan söylüyorum bal gibi. Aslında doğruyu söyleyip bu dokuzuncu köyden kovulmak işime gelir ama ben kovulmadan dönmek istiyorum onuncu köyüm İstanbul'a. Hem anlatsam anlamazlar zaten. İçimdeki yedi başlı özlem canavarından bahsetsem, mahalleye deli gelmiş der, kaçacak delik ararlar. Sizin doğal gelincikleriniz 'bizim İstanbul'un apartman bahçelerindeki glayöller kadar güzel değil desem, tabiat düşmanı ilan edip taşa tutarlar beni. Her birinizin limon ağaçlarındaki limonları toplasanız, İstanbul pazarlarındakiler kadar suyu çıkmaz da diyemem çünkü dallarından kış boyunca hiç eksilmeyen sarışın meyvelerin arasında açan çiçeklerinin masumiyetine onlar kadar ben de şahidim. Bir tek limon ağaçları suçsuz yani. En iyisi yalan söylemek ve yalanıma sizi de ortak etmek. Ne de olsa siz, okuyup geçiyorsunuz yazdıklarımı. Yedi başlı canavarın limon ağaçlarına tüneyip gelinciklerin canını almaya azmettiğini düşünecek değilsiniz ya. Düşünseniz düşünseniz, yedi tepeli şehre olan hasretinden yine klavyenin canını almış Banu diye düşünürsünüz, değil mi?

Ciddi ciddi yeni bir klavyeye ihtiyacım var. Çoğunuzunkine nazaran ilkel bir bilgisayarım olduğunun farkındayım. Düz ekran bir monitör, gürültüsü yazın kulakları tırmalayan bir kasa, biri ana ikisi yavru üç adet hoparlör ve enter tuşu başta olmak üzere onlarca harfi devre dışı kalmaya başlamış olan nazlı bir Q klavye. İnsanın, biri üniversitede diğeri ilköğretimde okuyan çocukları olunca böyle oluyor doğal olarak. Dizüstüler onlara, masaüstüler bize; tavan yapan teknoloji ürünü cep telefonları onlara, sıradan Nokia'lar bize; Tommy Hilfiger'lar onlara, LCW'ler bize :) Helâl olsun onlara. Ne gam! Nasıl olsa yakında İstanbullar hem onlara hem  bize.

Şu İstanbul'un nesini özlüyorsun diye soruyorlar bana. Hayatlarında orada hiç bulunmamışları, başkalarından dinlediklerinde ukalâca burun kıvıranları, TV ekranından başka bir seçeneği olmayanları anlıyorum bir nebze ama uzun zaman İstanbul'u yaşamış olanların yıllarca önünde durdukları İstanbul arka plânını nasıl değiştirdiklerini de çok merak ediyorum doğrusu. Kalabalığına, kentleşme sorunlarına, trafik işkencesine, beklenen depremine, kozmopolitliğine, geçim zorluğuna sözü getirip, sanki bunlar ben İstanbul'dan ayrıldıktan sonra neşv-ü nema bulmuş da eğer gidersem hepsi bir olup beni yiyeceklermiş gibi korkunç senaryolar yazıyorlar ayak üstü. Beni İstanbul'la korkutmaya çalışıyorlar yani. Karşılarındakinin ciddi ciddi korkacağını zannediyorlar ve bir sene önce beraberinde getirdiği ayrılık acısıyla onların arasında yaşamaya devam etmesini istiyorlar. Bunu iyi niyetle arzu edenlerin olma ihtimali bence çok düşük sevgili okuyucularım çünkü hiç birinin beni ''gitme kal bu şehirde'' diyecek kadar tanıyabildiklerine ihtimal vermiyorum. Bu durumda geriye art niyet kalıyor elbette. Ama ben o şıkkı düşünceye geçirip ardından da yazıya dökmeyi kendime yakıştıramıyorum. Çünkü böyle durumlarda şüpheci yaklaşmaktan çok, yüz yüze baktığım her insanın, sıkıştırıldığı kalıplar içerisinden de olsa düşüncelerini özgürce ifade etmesinden yanayım. Sorsam belki benim burada kalmamı neden bu kadar istedikleriyle ilgili bir açıklama yapacaklardır mutlaka ama 'biz de sana alıştık' deme yüzdelerinin bir hayli yüksek olduğunu bildiğim için soramıyorum.

Sizin de aklınıza gelip soramadığınız sorularınız vardır mutlaka. Ya soracağınız insanın müsait bir anını bekliyorsunuzdur, ya da cevabı aldığınızda estireceği fırtınadan korkacak kadar zafiyet içindesinizdir. Bunların dışında kalan ve cesaret edip dile getiremediğiniz şıklar için bir müzayede düşünceniz de olabilir. Benim var mesela. Yukarıdakinin dışında, kanımı donduran soğuklukta, buz tutmuş kelimelerle oluşturduğum ve henüz sonuna soru işaretini koyamadığım esmer bir sorum var. Tam bir yıldır soramadığım bu soruyu eğer yüreğim yetip de sorabilirsem bir gün, almayı umduğum cevap gelir gelmez buraları O'na satmaya, müzayedeyi ise -tahminde hiç zorlanmayacağınızdan emin olduğum yerde- İstanbul'un orta yerinde yapmaya kararlıyım.

Müzayede salonları beni çok etkiler. Orada satılanların, sahipleri tarafından terkedilmiş birer öksüz olduklarını düşünürüm. Canları olmasa da ruhlarıyla ortada bırakılmış, yeni sahiplerinin evlerinde baş köşelere yerleştirilmek üzere satın alınmayı bekleyen kıymetli ama öksüz eskilerdir onlar. Eskinin kıymetlisi olmaları, yüklü miktarda para dökerek sahip olanlara neler hissetirir bilmiyorum ama o eskilerin ruhlarından yükselen çığlıkların, bir senedir içimden yükselenlerle birebir örtüştüklerini çok iyi biliyorum.

Ve şimdi, bahçemdeki limon ağacına gidip çiçeklerini koklamak, bu mükemmel kokuyu; ruhumun derinlikilerine kadar işlemeye başlayan 'umudun' kokusu olarak beynime kazımak istiyorum.

Hiç yorum yok: