19 Mart 2010 Cuma

Üç Saniyelik Muharebenin Ardından Eve Dönüş

Geçen gün, içimden geldi affettim birini. Başımı iki elimin arasına alıp saatlerce düşünmenin ön hazırlığını dahi yapmadan, aranın limonileşmesindeki katkımı göz ardı etme çılgınlığına düşmeden, zamanın akış hızıyla paralel giden eyvahlar eşliğinde ve affetme yüceliğinin Asıl Sahibi'nin huzurunda olduğumun bilinciyle sadece affettim gitti işte. Ne, büyük olmak vardı niyetimde, ne de başka sıfatlarla söylenebilecek herhangi bir şey. Kalbim, 'zeytin dalı uzat' dedi ve ben de uzattım. Ardından, son zamanlarda içimden geleni paylaşmak için yaptığımın aynısını yaptım. Ve...

... Üç saniye bile sürmedi okumam. Sadece on iki kelimeden oluşturulmuş ve kitap harflerinin en güzelleriyle yazılmıştı. Her bir harfe adeta birer müjdeli haber yüklenmişti ama o müjdeleri sahiplenecek ne bir ruh kalmıştı kelimelerin karşısında, ne de olmayan o ruhun hayat bulması umut edilecek bir beden. Ancak alimlerin elinden çıkması halinde anlam kazanabilecek bir titizlikle yazılmış bu cümlenin bütün ötreleri, şeddeleri, esreleri göz pınarlarımda biriken yaşlarla ıslandı. Saniyeler, dağ başında aç kalmış vahşi kurtlar misali, ömrümün yarısını bir lokmada yediler, sindirdiler. Saf ipekten dokunmuş bu cümlenin ardından ruhum, yuvarlandığı gayya kuyusundan çıkıp, yeniden bedenime dönerken; milât ilân ettiğim bu tükeniş hikâyesinin isimsiz kahramanı, ''korku ile ümit arasında bir yerden'' mütevazı bir edâyla gülümsedi bana.

Mütevazı olmak... Aşırısının kibirden ileri geldiği söylenen ağır hâllerden biridir. Çekilmez bir yapıya bürünmüş olanınla sık karşılaşılan bu ''olma şekli''nin, dar alanda kısa paslarla antrenman yapan formlarına da rastlamak mümkündür. İkisi arasındaki farkın merkezinden bakıldığında gerçek bir mütevazının tespitini yapmak oldukça kolaylaşır. Bu tespitin yapılabilmesi için ilk şart, bakmayı bilmektir. Bilinmesi gerekenin 'bakmak' olduğu, bakıldığında görülmesi istenenin 'tevazu' ile sınırlandırıldığı ve bakılıp görüldükten sonra ise baştacı edilmesi emredileninin  'mütevazı' addedildiği bu özel hâlin; sıradan hâllerle hiç bir ortak noktası yoktur. Belki başkaları nazarında vardır ama ben o ortaklığın var olma ihtimalini bile reddederim.

İçimden geldiği gibi kaleme aldığım ve ardı ardına sıralanmış cümleler eşliğinde kendimi ifade edebildiğim her yazıda mutlaka reddettiğim bir şeylere rastlanması mümkündür. Bu reddedişlerin gerisinde, benden başka hiç kimseyi acıtmadığından emin olduğum o kadar çok sivri uçlu kalem vardır ki; her birinin ruhuma verdiği acı, aynı zamanda bir sonraki sınır ihlâlinin habercisi hükmündedir. Eğer, her zaman olduğum kadar ben isem, eğer hiç olmadığım kadar hüzünle yüklenmişsem ve eğer kalemimi kırmamışsam henüz; ruhum o acının yaşandığı iklimden kanatlanıp uçar, İstanbul ezgileri söylemeye başlar. Güftesinde, kanatlarımın altına sığdıramadığım o 'film gibi' şehirden başka hiç bir söz bulunmayan bu şarkıların bestekârı ise meçhuldür. İşte benim, içimden geleni yaptıktan sonra yaptığım her eylemin merkezinde bu bestekâr, uzağında ise İstanbul vardır.

Gün geçtikçe uzaklaştığına şahit olduğum umut ışığından üzerime yansıyan yılgınlığı recm edecek ellere ihtiyacım var şu sıralar. Adı yılgınlık olsa da bu infazın çok çabuk gerçekleştirileceğini düşünmüyorum. Çünkü, bu bir infaz olduğu kadar aynı zamanda bir savaş başlangıcı olacak benim için. Bu savaşın bir cephesinde, ceplerine taşlarını doldurarak geleceklerini bildiğim ünlü taş ustaları konuşlandırılacak, diğer cephesinde ise recm edilen yılgınlığımın üstünden topladıkları taşları, acımasızca fırlatmakta ehlileşmiş ağaç taşlayıcılar yer alacak. Ani bir saldırıyla meydan muharebesine dönüştürüleceğinden emin olduğum bu taşlı sopalı savaşın sonunda, meyveleri dalından düşürülmesine rağmen gövdesinin üzerinde ayakta kalacağına inandığım birçok ağaç, yaklaşmakta olan yaz günlerinin umut ışığı olarak yeniden filiz verecekler.

Yazın dünyaya gelmiş olmama rağmen, yazılarımı kışlık giysilerle sarıp sarmalarım ben. Sandığımda, üzerlerini sıkı sıkı örteceğim kalın yorganlarım hep vardır benim. Bu yazıların hepsinde, İstanbul güneşi kadar olmasa da yazarken içimi en az onun kadar yakmayı başarabilen kor ateşler olmuştur. Sıcak mevsimde doğmuş olmak, kelimeleri çıplak bırakmanın sebebi değildir belki ama yoldan çıkmış düşünce kırıntılarını biriktirip ruhun derinlerinde hapsetmeyi de gerektirmemelidir bence. Siz her ne kadar düşüncenin yazlığı, kışlığı olmaz deseniz de, yaz sıcağından bunaldığınızda içtiğiniz buz gibi suyun ferahlığı nispetince itiraz cümlelerim her an hazırdır benim.

Ve ben, yazının bitiş cümlesini bulmakta zorlandığım böyle zamanlarda - hazırlıksız yakalandığım sağanak yağmurdan kurtulmak için yaptığımı yapar - koşar adımlarla evime dönmeyi tercih ederim.

Hiç yorum yok: