22 Mart 2010 Pazartesi

Su Üzerine

Dünden beri 'su'yu düşünüyorum. Deniz hâlinde olanını. Bir yanda, yer çekimi kanununun asaleti karşısındaki teslimiyeti, diğer yanda grostonluk gemileri ve ufacık bir tahta parçasını aynı anaçlıkla taşıma fedakârlığı. Ondaki bu doğallığın, bendeki saplantılı hasretle bağlantısını kurmaya çalışıyorum. Kendime pay çıkaracak bir nokta bulana kadar yazmak, karalamak, aklamak, sararmak, solmak, soldurmak istiyorum. Denizin böyle saf saf emirlere uymasının bilimsel ve teknik açıklaması var elbette ama şimdi hiç sırası değil onun. Çünkü ben, bildiğim her şeyi unutmanın derdine düştüm bugün. En son öğrendiğim de dahil, bildiklerim yakamı bıraksın istiyorum. Yarı yolda kalıp, özgürlüğün yeni bekçisini atamak istiyorum kalbime, cebren ve hile ile. Su, deniz olup İstanbul'larda sefasını sürerken, ben burada 'onu' inkâr etmenin suni keyfini çıkarayım istiyorum. Silineyim istiyorum hayâllerden, geçmişten, gelecekten, hesaptan, kitaptan. Bana edilmiş bütün dualar edilmemiş sayılsın, ettiklerim ise misliyle edilmiş hükmüne bürünsün istiyorum. İstanbul'u denizlere yem olarak atmak ve bir koşu ruhumun sahiline inip, balıkların ağzından kurtarmak istiyorum onu. Galiba ben hüzünlenecek yer arıyorum yine. Ve sanırım her zaman olduğu gibi bu sefer de kahrımı İstanbul'a çektiriyorum!

Hiç kimsenin kahrımı çekmesine izin vermedim bugüne kadar. Kelebek kanadına iliştirdiğim bir günlük kaprislerim bile olmadı diyebilirim size. Üzülmemelerini en baştan programladığım insanlara dert kaynağı olmaktan özenle kaçınarak yaşadım hep. Çoğunluğunu yakın akraba ve aile fertlerinden oluşturduğum bu grup için sefer görev emrim yok şimdilik. Bu programın dışında bıraktıklarımı ise üzmek fiilinin hakkını en iyi şekilde vererek ve gerektiğince aştığım ölçüler içerisinde bir güzel üzdüm. Üzüldüklerini hissettiğim bu insanların içinde, bir kenar mahalle kadını edâsıyla karşısına geçip sevinç çığlıkları attıklarım da oldu, kendimi yedi kat yerin altında sürünürken bulduğum kavgaların mimarları da. Ama hiçbirini, kahrımı çekecek kadar uzun süre tutmadım hayatımda. Hepsinin gözlerinin üstünde kaşları vardı ve hepsi üzülmeyi hak ettikleri için yoluma çıkmışlardı. Üzüldüler, üzdüler ama kahrımı çekecek kadar değer göremediler benden. Saysam belki -en bilindik tabiriyle- bir elin parmaklarını geçmezlerdi de zaten. Bir nöbet değişimi esnasında nereden geldilerse geldiler ve ''geldikleri gibi de gittiler'' işte. Ve adlarını bir daha hiç anmadım. Ama, hepsinin uzağında, kuş tüyü yastık misali şekilden şekile girmiş duygularımın gölgesine sığdırdıklarım ve hiç düşünmeden yüreğimin köşesine iliştirdiklerim de oldu benim. Onlar, menfaat gözetmeksizin sevdiklerimdi. Kahırlarını çekmekten ve ettikleri her sözle fikrime sancı olup saplanmalarından hiç rahatsız olmadım bugüne kadar. Üstelik, küçük dağları biz yarattık edâlarıyla ''Kaf Dağı'' tepelerinde gezinirdi çoğu. Fareler onlara küserdi de haberleri bile olmazdı hiçbirinin. Çok bilmişti onlar ve hâlâ da çok bilmişler. Şu sıralar, bilip de öğrettiklerini ve öğretmekle yetinmeyip aynı zamanda zorla bellettirdiklerini bir bir unutturmak görevinin icrasıyla meşguller, makam odalarında. Sudan bahanelerle yazmaya başladığım bu kül rengi yazının, sadece İstanbul kıyılarından bakıldığında okunabiliyor olması da hiç şüphesiz onların yüzündendir.

Sizi bilmem ama ben kıyıda dolaşırken mutlaka denize bir şeyler atarım. Greenpeace'çilerin kendilerini oraya buraya zincirlemelerine neden olacak türden bir eylem değildir bu. Çoğu zaman iri bir çakıl taşıdır mesela attığım, veya kilometrelerce uzaktan gelmiş ve ayağımın altında ezilmekten son anda kurtulmuş maceraperest bir deniz kabuğudur. Yani, denize aittirler, denizindirler ve denizdendirler. Ama bundan böyle, nedenini bugüne kadar sorgulamadığım bu çocukça eylem anlam değiştirerek, benim olan bütün yeryüzü hikâyelerinin denizin dibine gönderildiği bir törene dönüşecek artık. Çünkü, kalemimin ucundan kâğıda döktüğüm her eylem gibi bu da, ''Özlenen Sevgili' albümümün İstanbul şartlarına göre yeniden düzenlenmesi vacip olan şarkılarından biri hükmünde şimdi.

Her hakkı sadece İstanbul sınırları içinde mahfuz olan bu albümde yer alacak diğer şarkılara ait sözlerin, yazıyı kayda geçirmeye hazırlandığım şu dakikalarda bir ''Kahır Mektubu'' olarak yazıldıklarından eminim.

Ve, onları yazan yüreklerin sahiplerine - Zeki Müren'i saygıyla anarak - ''gönül dolusu sevgi ve saygılarımı gönderiyorum efendim.''

Hiç yorum yok: