28 Mart 2010 Pazar

Öğüt de Bir Yere Kadar

Günlerdir üzülecek yer arıyordum kendime ve sonunda oldu işte. Gökten zembille inen bir üzüntü değirmenim var artık. Üzülüyorum üzülüyorum, öğütüyor; öğüttükçe üzüyor, ben üzüldükçe o bir daha öğütüyor. Üzerine göndereceğim Don Kişot'lara ihtiyacım oldu, onları aradım durdum bütün gün. Birkaç tane çıktı karşıma ama bol serüvenli kitaplarının üzerine düşen başlarını kaldıramadı hiç biri. Sadece bir tane değirmen vardı oysa ve bu sefer onlar çoktu. Her şey romandakinin tam tersiydi, her birinin rüzgârla yarışacak atı da olacaktı üstelik ve hiçbirinin başına şövalye taklidi adamın başına gelenler gelmeyecekti. Yine de kabul etmediler. Biz senin bildiğin şövalyelerden değiliz dediler ve sürdüler atlarını dört nala. Arkalarından bakakaldım öylece. Nereye gidiyorsunuz demeye dilim varmadı ama yine de el salladım, hissettirmeden. Kendime geldiğimde ise değirmenim üzüntü yerine kan kırmızı pişmanlık cümleleri öğütüyordu. Ve öğütülen her cümlenin yongasında, geçmişte kulak arkasına attığım öğütlerin silik izleri vardı...

'Her insan büyüklerinden öğütler dinleye dinleye büyür' cümlesinin öznesi olan 'her insan', dinlediği öğütlerin hayata geçmesi noktasında kararlı bir inatla direnç gösterir. Bu direncin değerli bir Çin vazosu misali en ince yerinden kırılıp yerini pişmanlığa bıraktığı döneme geldiğinde ise 'her insan' gibi değildir artık. Fiilleri faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş, sıfatları niteliksiz eller tarafından yeniden belirlenmiş ve zamirleri keskin bıçaklar marifetiyle çıkarılmış başka başka cümlelerin öznesidir o. Keşkelerin yüksek fiyatlarla alınıp satıldığı, dönüş yollarındaki ayrık otlarının titizlikle temizlendiği çağdadır. Şarkılar ona söylenmeyi bırakalı ''oluyordur bir on yıl kadar'' ve şiirlerin soluğu ''ağır ağır çıkılan merdivenler'' yüzünden kesilmiştir. İşte bende dem bu demdir bugün. İpliği pazar pazar dolaşmaya başlamış saf bir sevginin, nefret kapısını aralayıp gülümsediği fasıldır bu. Ve bu faslın kapanış taksimini yapmasını beklediğim ''iyi adamların'' ''iyi atlara binip'' gitmelerine ise ramak kalmıştır...

Asil hayvanlardır atlar. Asaletlerini, insanlara olan vefa duygularından aldıklarını düşünürüm. Belki de bilimsel olarak kanıtlanmış bir asalettir bu. Hiç incelemedim doğrusu ama fiziki yapıları bile öyle olduklarını anlamam için yeterli olmuştur hep. Sanki hayvanlar aleminin en biçimli ve anlamlı vücudu onlara aittir. Gözlerindeki sıcaklığı, sırası geldiğinde en yakınınızdakilerde dahi göremeyebilirsiniz bazen. Çok mu abarttım sizce? Kimbilir belki de abartıyorumdur. Eğer siz de benim gibi suratınızın ortasına bir Osmanlı tokadı yemiş olsaydınız eminim en yakın haraya gider, yeni yeni ayaklarının üzerinde durmaya başlamış bir tayın başını okşardınız. Her ne kadar ütopya sınırlarında bir önerme denemesi ise de benim ütopik sözler üzerinden bir yerlere gönderme yapasım var!


Söz verdikten sonra dönene çok kızarım ben. İnsanı, toplumda belirli seviyeye taşıyan en önemli kriter budur bence. Sözünü tutmaktan aciz insanların, karakter oluşum süreçleri henüz devam ediyor demektir. Olgunlaşmamış beyinlerin işidir sözünün arkasında durmamak. Verilmiş sözlerin gün gelip unutulması veya hatırlatıldığında kaba bir pişkinlikle inkâr edilmesi durumuyla karşılaştığımda, küplere binmek deyiminin vizyona girişiyle sahne alan öfke sözleri dökülür ağzımdan. Her bir sözüm, pilavdan dönen bu insanların yüzüne çarpar ve çarpışmanın şiddetiyle meydana gelen kıvılcımlar sayesinde bu dönek insanların yüzlerini çok daha net görürüm. İşte ben bu yüzlere eskiden baktığım sevecenlikle bakamam artık. Ardından, bu zorunlu vazgeçmelerle yaşadığım duyguların liderliğinde yazdığım her cümle, üzüntü değirmenime taşınan ağır birer çuvala dönüşür. Ve ben bu çuvalların doldurulup taşınmasında emeği geçenlere teessüflerimi bildiririm!

Emek harcanarak meydana getirilmiş her şey, harcandığı emek miktarınca kutsaldır. Kutsallık kavramı insandan insana değişiklik gösteren bir yapıda olduğu için, doğal olarak benim kutsalım sizin kutsalınızla, sizin kutsalınız benim kutsalımla örtüşmez. İyiden iyiye yaşlanmış, yaşlılıktan bütün dengelerini kaybetmeye başlamış dünya gezegeninin üzerinde hayat bulan bütün kutsallar 'kutsal' oldukları ölçüde tartışılmazdır da. 13. Dalai Lama'nın reenkarnasyonu olduğuna inanılan bugünkü Dalai Lama ile, sonsuz kudret sahibi olan Allah'ın karşı karşıya getirilmesi şeklindeki gayretlerin, yeryüzü insanına pozitif bir katkısı olmayacağı kesindir. Getireceği negatif yansımaların ise binlerce örneğini, geçmişimizde yaşanıp bitmiş inanç savaşlarında görebilecek gözlere hepimizin sahip olduğunu düşünüyorum. Bu sıradan bilgilerin sonunda, düşündüğüm her şeyi yazıya dökmenin ruhumda estirdiği ferahlık rüzgârına kapılıp, bana hem üzüntü hem de pişmanlık öğüten değirmenimin kanatlarında kendimi parçalamaya gidiyorum şimdi...

Ve İstanbul caddelerine dağılan parçalarımı bir 'puzzle' üzerinde yeniden hayata geçirmek üzere kollarımı sıvıyor, iyi atlara binip gitmek üzere olan iyi adamlara Üsküdar'ı geçmeden önce kendilerine gelmelerini bir kere daha hatırlatıyorum.

Köprüden önce son çıkışı kaçırmamaları dileğiyle.

Hiç yorum yok: