13 Mart 2010 Cumartesi

İhtilal Kalkışması

Anayasanın değişmesi teklif dahi edilemezleri tadında, benim de değiştirilmesi teklif dahi edilemez kanun maddem oldu bir adet. Hiç yoktu iki gün önceye kadar. Bütün maddeler, oynar başlıklı füze misali gerektiğinde oynanabilecek esneklikteydi. Esnek dediğime bakmayın siz. Hepsinin esneme payı, bir sonrakinin kırmızı çizgisinde biterdi. Oysa artık işler, içinden çıkılması mümkün olan boyuttan; içine girilmesi imkânsız olan boyuta ulaştı. Boyut değişikliği bile değil bu. Yani işler bildiğiniz gibi değil. Aslında hiçbir şey bildiğiniz de yoktu sizin. Bilmediklerinizi bilmemeye de devam edeceksiniz üstelik. Ben ise; bildiğini korkusuzca okumanın, okudukça bir daha okumanın, okuduğunu cümle aleme okutmanın ve okunmuş kesme şeker kutsallığında yazılar karalamanın, bundan böyle anılacakları yeni isimleri bulabilme derdindeyim. Eskiden, isimsiz kalmasına rahatlıkla izin verdiğim uçurum kenarı masallar, artık yazılmayı bile düşünülmeyecekler tarafımca. Her şeye alışırım, eyvallah ama, olan İstanbul'a oluyor ya, işte ben yanar yanar buna yanarım!

Seneler önce, Tophane Belediye Dükkânları'ndaki iş yerimize, (o zamanlar ofis denmezdi, 'iş' yapılan 'yer'di onun adı ve mis gibi de Türkçe'ydi) temizliğe yardım etmek için haftasonları gelen bir kadın vardı. Her gelişinde mutlaka bir yangın hikâyesiyle duygularımızı sömürme girişiminde bulunur ama defter-i kebirin o heybetli duruşuna gözü takılır takılmaz hiç zayiat verdirmeden söndürüverirdi yangınlarını. Aylar sonra, yine aynı alevli hikâyelerinden birini yanık yanık anlattığı sırada, kapının önünde aniden bir adam belirdi. Kocasıydı. İçeri girer girmez, kapkara gözlerinden akan yaşlara maestroluk eden cümlelerle, evlerinin yandığını anlatmaya başladı, kendine has şivesiyle. Kadın, su dolu kovanın üzerinden adeta bir kaplan gibi atlayıp kocasının boynuna sarıldı ve çok geçmeden ikisi birden keskin küfürler savura savura, dövüne dövüne, ağlaya ağlaya uzaklaştılar, dükkânın önünden. İş arkadaşımla biz, aylardır anlattığı her hikâyede yakıp yakıp kül ettiği evinin bu sefer gerçekten yandığına inanmak zorunda kaldık, üzülerek. İşte hâl, bundan beter bugün. Ne ''yalancı çoban''lıktan kıl payı dönen o Çingene kadınının umutsuz çığlıklarına benziyor çığlıklarım, ne de iş yerlerinin ofise dönüştürülmesi sürecinde yaşadığımız kültür emperyalizminin sinsi sessizliğine. İstanbul'un köküne kibrit suyu döktüler şimdi. Kilometreler binle çarpıldı, ardından da bölünebilme ihtimali olan bütün sayılardan mahrum bırakıldılar.Yaşanmış ve yaşanması plânlanmış ne varsa İstanbul'u İstanbul yapan; hepsini söktüler içimden, dışımdan, sağımdan, solumdan, kenarımdan, köşemden, monitörümden, klâvyemden; sonra da götürüp, evi yanmış bir zavallının ağıtlarını dindiren umut ışığı yaptılar! Bana da düşe düşe, yeni evine çoktan kavuştuğunu umduğum o kadını deli gibi kıskanmak düştü işte!

Deliliğin, öyle birdenbire ortaya çıkan ve çıktığı gibi kalıp, ilerleme kaydetmeyen bir rahatsızlık olduğuna inanmadım hiç. Zaten, psikiyatri veya psikolojiden birazcık anlayan herkesin ortak düşüncesi de budur kanımca. Kategorize edilebilen en çılgın konulardan biridir delilik. Akademik bilgileri tamamen devre dışı bıraktığımda, deli gibi deli hissettiğim nadir anların, ruhuma zerkettiği uyuşturucunun etkisi altında buluyorum kendimi. Bu sürecin sonlanması için ise en ufak bir gayret göstermiyorum. Çünkü, saçımdan tırnağıma kadar yaşadığım bu uyuşukluk, üşüyen düşüncelerimi ısıtmak üzere çıktığım birer gaz'aya dönüşerek, mağlubiyetin sıcak yüzüyle kendiliğinden tanıştırıyor beni. Ve ben bir yandan, galibiyet şenliklerini hep ileriye ertelemeyi tercih etmiş bir komutan olmanın pişmanlığını yaşarken, diğer taraftan da mağlubiyet kavramının pespayeleşmiş bu hâli karşısında şapka çıkarıyorum. Şapkamı önüme koyup yeniden düşünmeye başladığımda ise, o uyuşuk sürecin etkisi geçiyor, ardından bir bakıyorum ki İstanbul semaları alev alev yanıyor. Evet, bunu bana bir tek İstanbul yapıyor!

Bütün yetkisini, benim dışımda gelişen ve geliştirildiğine çok memnun olmuş bir sonbahar hikâyesinin baş aktöründen alan yeni kanun maddesinin, kalp - beyin - ruh triosunda yerleşim izni isteme pervasızlığı karşısında dokuz boğumlu boğazın sekizini yutuyorum belki ama delileri çileden çıkaracak tonda tiz bir sesle haykırarak da itiraz ediyorum .Böylece, yazımın başında sahiplendirildiğim bu anayasa maddesini, delice ihlâl etme sınırına ulaşmanın isyankâr hırçınlığını yaşıyorum. Ve bu hırçınlık liderliğinde gerçekleştirdiğim ihtilâlin irademe verdiği yetkiye dayanarak, denizinden İstanbul lodosu esmeyen, havasında İstanbul karbonmonoksiti barındırmayan, suyunda İstanbul oksijeni taşımayan ve sahilinde İstanbul aşıklarına rastlanmayan bu İstanbul taklidi memleketin ta merkezine anayasa kitapçığı fırlatıyorum!

Merkezine kendimi oturttuğum hiçbir eylemin, yukarıdaki gibi yalnızca dört paragrafa sığdırılmış olanını yaşamamıştım şu dakikaya kadar. Ümidin, önce var olup sonra yok oluşuna; yok olduktan sonra ise ancak bir isyan bayrağı alanı kadar yeniden var oluşuna hiç şahitlik etmemiştim. Çünkü ben, yiyecek ekmek bulamama kaygısını yaşadığımda bile, İstanbul'u böyle kalleşçe hiç terketmemiştim.

Ah keşke şimdi, ayıklanacak bir kâse pirinç olsa da ayıklasam. Keşke içinden taş yerine İstanbul çıksa...

5 yorum:

Teyfur dedi ki...

güzel çok beğendim

Canan B dedi ki...

Banucum, herşeyin başı sabır.. Bugün arkadaşımın attığı bir maill şöyle bitiyordu:
""Çünkü biliyorum, umudun bittiği yerde hayat da biter.""
Umut her zaman vardır ve var olmalıdır..sevgilerimle

Çevik Hilmî dedi ki...

Banu hanım abla, ne incelikli, ne güzel yazıyorsunuz. Ama itiraf etmek gerekirse ben ancak anlamı çok bariz bazı kısımları doğru düzgün anlayabiliyorum.
Yazınızda delilikten bahsetmişsiniz, benim aklıma, yorum yazmayı düşündüğünüz ama belli ki buna fırsatınız olmadığı bizim sitedeki o yazı geldi. Delilik değil, sıradışılık ve hastalık gerçi benim orada anlattığım...
Şimdi ben FF'ye ara verdim. Vizelerin baskın yaptığı bu hafta çok ders okumam lâzım. Siteye de nihayet yeni yazı girebilsem ne iyi olur...
Son olarak, soyunuz hakikaten hanedana uzanıyor, değil mi? Tam olarak nasıl?
Esenlikler olsun.

BANU dedi ki...

Sevgili Çevik, öncelikle sana teşekkür ediyorum. Anlamı çok bariz kısımlar diye adlandırdığın kısımların yazılarımın bütününde bulunduğundan emin olduğum için seni 'okuduklarının hepsini anlamış' biri olarak görüyorum :) Ve sana 'hanedan mensubu bir deli olarak' sevgilerimi gönderiyorum :)

ebru dedi ki...

banu,
aşık maşuğuna mutlaka kavuşur.

ya ölü, ya diri ama mutlaka kavuşur.