11 Mart 2010 Perşembe

Ders Verirken, Ders Alınmış Yazı

Kızıma son iki gündür, ders çalışmak üst başlığı altında sık sık edebiyat parçalar oldum. Baharın -benden başka herkese görünen- pembe gülücükleri sanırım onu öğrencilik çizgisinden çıkardı. Her şeye itiraz etme döneminin henüz ilk çağını yaşayan ruhu, beyninin kalbine yaptığı yeni yetme baskıyı doğal olarak dışarı böyle yansıtıyor. Karşılıklı iğneleme cümleleri atıyoruz birbirimize. Benimkiler onu, onunkilerin beni etkilediğinden daha çok etkiliyor olacak ki her itiraz cümlesinin başına 'of anne of' u ekliyor. Anneyi iki of arasına alışından da anlaşılıyor ki, daha dün annesinin kollarında uyuyan bu güzel gözlü kız çocuğu, başına buyruk olmak deyimini iliklerine kadar yaşamaya niyetlenmiş gibi. Niyetinde -yaradılışı icabı- haklı belki ama sınırların yeniden çizilmesi gerektiği konusunda sanırım kendini özgür hissediyor. Derslerini çalışmaya başlamadan önce, sınır güvenliğine atanacak kişi veya kişileri seçmemiz ve görev çizelgesini oluşturmamız gerektiğini anlatmak için düzgün kelimeler arıyorum. Nasıl olsa ders, kaldığı yerden takviyelenerek çalışılmaya yeniden başlanır. Ama şimdi öncelikle yapılması gereken iş 'Ömür Boyu Alınması Gerekecek Dersler' isimli kitabın raftan indirilip, yaşadığım son tecrübelerle birlikte okunmasını sağlamak. Yani kısacası; kızıma söyleyeceklerim, söylerken düşüneceklerim, düşünürken yazacaklarım var benim. Belki yazının bundan sonrasında kızım kaldığı yerden devam etmek üzere derslerinin başına dönebilir ama ben ona söyleyemediklerimi gelinim dinlesin istiyorum...

Müzik dinlemeden ne yazı yazabiliyorum ne de sağlıklı hissediyorum kendimi. Eğer anlatacak bir şeylerim varsa ve bu bir şeyler -kulaklığımdan gelen sesin dediği gibi- soğumuş ruhumu ısıtacak kapasiteye sahipse, bunları yazmak için önce bir media player listesine ihtiyaç duyarım. Listenin oluşmasındaki en belirleyici kriter ise severken ve sevilirken dinlenmiş, dinlenirken de benim sevdiğim gibi sevilmiş olmalarıdır. Bu şarkıların sözlerinde, beraber yürünmüş yollardan ruhuma savrulmuş çakıl taşlarının şıkırtısı vardır. O yolların günün birinde yeniden katedileceğinden en az benim kadar emin olanların da bu şıkırtıları duyduklarını biliyorum. Onlar, uzun yıllar omuz omuza aynı yolda yürüdüğüm, canımı yaktığında kendi canındaki yangını da hissedebilmiş, ayrı kaldığımızda, bu ayrılığın kilometre cinsinden hesabını değil; yeniden bir araya gelme ihtimalinin yüzdelik hesabını yapabilmiş ve birbirimize verilecek hesabımızın olmadığına yürekten inanmış gönül dostlarımdır. Ve ben kulaklığın ses düzeyini biraz daha yükselttiğim saniyelerde, ekrandaki tuhaf hareketlenmelerin kor olup içimi yakışıyla irkiliyorum. Yazının artık devam etmemesi gerektiğine hükmedip, sebebini şimdiye kadar binlerce kere düşünüp de bulamadığım o anlamsızlığın adını koyuyorum...

Ve yazı, yazılamadan bitiyor... Okunacak kadar oldu ama...

Hiç yorum yok: