4 Mart 2010 Perşembe

Çok (D)oldum Ben

Kalem ile kâğıdın, birbirlerine olan tutkulu sevdasına şahit olduğum günden beri, belki de ilk defa, kendimi birilerine ispat etme çabasına giriyorum. Teoride çok rastladığım ama pratikte pek başarılı olunamamış nadir konulardan biridir bu. İşte o 'nadir konulardan biri'nin ufacık bir öğesi olma düşüncesini aklıma estiren Hakkı Öcal Beyefendi'ye saygılarımı sunarak başlıyorum yazmaya. Sıradışılığımın dışına çıkmanın, henüz adı konmamış duygusunun şefliğinde, ekrandan üzerine yansıyan mavi beyaz ışıkla beni kışkırtmayı başarmış klavyemin albenisi eşliğinde ve başarısız olma ihtimalini hiç aklıma getirmeden yazıyorum.

Yazdığım birçok yazının, doğal olarak bir giriş, bir gelişme ve bir sonuç bölümü olmuştur elbette. Zaten bunlardan oluşmayan 'şey' yazı değil, olsa olsa bir matematik, fizik, kimya veya geometri tanımı olur ki benim o taraklarda pek fazla bezim yoktur. Burada bu izahatin sırıtışının farkında olduğum kadar, girişte bahsettiğim adsız duygunun esareti altında bulunduğumun da farkındayım. Ve bu eğretiliğin, yazının sonlarına doğru ivme kaybedeceğini, yerini olağan yazmalara bırakacağını çok iyi biliyorum.

Gelişme bölümünün ilk cümlesinde geçen 'birçok' zamirinden de anlaşılacağı gibi; benim yazılarımın bir kısmında aykırılık vardır. Girerim, geliştiririm ama her zaman sonlandırmam onları. Bazıları sonuç bölümünden mahrum bırakılırlar kasten. Öylece ortada kalıverirler. Bitirmem asla. Bitiremem. İşte sonunu getirmediğim bu yazılarda ben, hep 'Kitap'ımdan bahsederim. Kitap kelimesini, bir özel isme dönüştürdüğüm ve hayatıma ışık saçacak parlak yıldızlardan biri olmasına karar verdiğim günden itibaren de ona yazmayı çok severim. Resim yapmayı veya şiir karalamayı sevmeye benzemez bu sevgi. Birinci mevkidir. Hakettiğine yürekten inandığım insana aittir, benimdir, sadece bana göredir. Kendimle birlikte sonsuza taşınmak üzere programladığım, güncellemelerini kendi kendine yapan gizli klâsörümdür o. Ve ben onu, bir yedeği olsun kaygısıyla diskete kaydetmeyi hiç düşünmedim.

Kayda değer nitelikte bir yaşantım olmadı bugüne kadar. Toplumun gözü önünde olmadığım için, başkalarına göre sıradan biri oldum hep. Falancanın akrabası, filancanın kapı komşusu sıfatlarını yüklenmeyi, bilerek ve isteyerek reddettim. Kimsenin arkasına sığınıp, namertlere yoldaş, mertlerle sırdaş olmadım. Sıradan uzaklaştığım müddetçe özgürlüğüme yaklaştım, özgürlüğümle burun buruna her gelişimde rahat ve derin nefes aldım. Yalnızca, sorumluluklarım söz konusu olduğunda sıraya girdim ve hizaya soktum kendimi. Dünya görüşümü, insani ilişkilerimin yaftalama makinesi olarak kullanmadım. Yaradılışımla birlikte verildiğine inandığım sabrımı, ibadet edercesine hep diri tuttum. Ve, başıma en son düşen taşın altında ezilirken de yine ona sığındım.

Çocukluğumuzda, gözümüze toz kaçtığında veya topumuz patladığında sığınacağımız merci belliydi. Anne. Her çocuk gibi ona koştuğum elbette olmuştur ama öncelikli sığınağım çoğunlukla babamdı benim. Freud bu hâli kendi doktrininin sinsice yayılması uğruna, masum çizgisinden kaydırıp, ahlâksızlığa vardıracak kadar ileri götürmüş bir bilim adamı olarak, benim babamla kurduğum ve her kız evlâda nasip olmayacak bağı gelip yerinde inceleyebilseydi eğer, eminim önce kendisini acımasızca eleştirdiğim için beni zindanlara attırır, ardından da küllerinin arasından yeniden doğmayı seçerdi. Bilim adamlarını ve filozofları böyle uluorta ve mesnetsizce eleştirme özgürlüğünü kullanmayı babamdan öğrendim ben. Oyuncak bebeklerimin eskiyen elbiselerini her zaman annem onarmıştır ama on altı yaşında çiçeği burnunda bir genç kız olarak geldiğim İstanbul'da, ilk blue-jeanimi de babam almıştır.

Ve ben babamı, yazdığım hiçbir yazının son paragrafına sığacak kadar az sevmemişimdir...

2 yorum:

Hakki Ocal dedi ki...

Herkesin sonraları hatırladığında yüzü kızaran bir çok olayı vardır. Benim de var. Geçen gün, bir takım gençlerin--bazı gençlerin, Türkçeden azade (de'leri, da'ları ve mi'leri ayrı yazmamalarına alıştık da, kavramların yerli yersiz kullanılmasına alışamadım halâ!), düşünmeden uzak, akıl yürütme ile ilgisi bulunmayan türden gençlerin--yazılarının verdiği öfke ile, toptancı bir yaklaşımla, Acem palası gibi, bir sağa, bir sola saldırırken...

Bunları mazeret diye söylemiyorum. Zırva tevil götürmez. Dikkatli okusa idim Banu hanımın yazdıklarını, bir çok yolda birlikte yürüdüğümüzü görür, yazdığını da "adam gibi" anlardım.

Anlar mıydım? Tam olarak kendimi beraat ettirmeyeyim, ama en azından adam gibi okumadığımı itiraf etmiş oluyorum.

Bu olay ve bu yazı, uzuun yıllar (ki geriye o kadar uzun yıllar kalmadığına göre, bundan böyle demek daha doğru) yüzüm kızararak hatırlayacağım bir olay ve yazı olarak kalacaklar.

Affını dilerim Banu hanımın. Diğer yazdıklarından çıkarsama yaparsam, beni affedecek kadar geniş bir kalbe olduğunu biliyorum artık.

BANU dedi ki...

Değerli Hakkı Öcal Beyefendi, okuduklarım beni çok çok üzdü. Yüz kızartıcı suç, zırvalamak, adam gibi okumamak... İnanın, bunlarla kurduğunuz her cümlede üzüntüm çoğaldı. Sizi böyle bir yorum yapmak durumunda bıraktığım için kendimi kolay kolay affedeceğimi sanmıyorum. Siz saygıdeğer bir insansınız ve sizden -'insan olmanın gerekleri' ana başlığı altında- öğreneceğim daha çok şey olduğuna inanıyorum. Lütfen siz beni affediniz. Yazımı, blog sayfanıza alma nezaketinize de çok teşekkür ediyorum. Her ne kadar kaşılıklı üzüntülere sebep teşkil etmiş olsa da, sizin sayfanızda yer aldığı müddetçe bu özelliğinin azalacağına inanıyorum. Size uzuun yıllar sürecek sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum :)