1 Şubat 2010 Pazartesi

Ev

Gülümsediği zaman, sağ yanağındaki minik gamzesi iyice belirginleşiyor; üzüm karası gözlerinden yayılan zeka ışıltılarına, adeta bir kavalyenin kollarında danseden prenses gibi eşlik ediyordu. Yakışıklı olduğu kadar, gerçek bir centilmendi de. Onu tanıyan hemen hemen her insanın takdirini ve beğenisini kazanmış ama bu durum onu asla şımartmamıştı.

Okul çıkışında bir araya geldiği sınıf arkadaşlarına veda ederken, her zamanki güler yüzlülüğünü takınarak yanlarından ayrıldı. Saatin epey ilerlediğini farkettiğinde, neredeyse gözlerini tamamen kapatacak ağırlıkta uykusu geldiğini hissetti. Hızlı adımlarla evine doğru yürümeye başladı. Adımları sıklaştıkça uykusuyla mücadelesi de hızlanıyor ama her seferinde beyni galip gelerek, gözlerini açık tutmasını sağlıyordu. Annesini hatırladı gülümsemesinin eşliğinde. Onu ne zaman uykusuz görse sanki çok büyük bir hata yapmış gibi üzülür, derhal uyuyup kendine gelmesi gerektiğini, bir hekim edasıyla anlatırdı. Annesinin bu bilmiş hallerine bazen kızar ama çoğu zaman da hoşuna giderdi. Olduğu yerde bir an için durdu. Caddeden geçen İstanbul plakalı kamyonetin uzaklaşmasıyla İstanbul'u ve evini düşündü. Kimbilir şimdi ne yapıyorlardır diye içli içli ve sessizce sızlandı. Saati hatırlayınca 'uyuyorlardır' diye gülümseyerek, hiç bitmeyecek gibi duran yoluna devam etti. Yol gerçekten bitmemeye kararlıydı sanki. Gittikçe ağırlaşan uykusuna söz geçirmesi gerektiğini düşünürken, hatıralarının; İstanbul özlemine şeflik eden bir maestro misali zihninden geçişine engel olamadı.

Öss çıkışındaki bitkin ve bir o kadar da sevinçli hali geldi aklına. Annesi ve babası, dört sene önce hazırlanıp girdiği LGS'deki gibi onu bu özel gününde de yalnız bırakmamış; hazırlanışından son anına kadar hep yanında olmuşlardı. Yine gülümsedi... 'Sınava hazırlanmak' denen o stres ve koşuşturma dolu dönemde; hiç sıkıntıya girmemiş hatta son bir hafta kalana kadar esaslı bir programla çalışmamıştı. Arkadaşlarına yürekten bağlı oluşu onu bu maratonda sıkı bir çalışma düzeninden alıkoymuştu. Geriye dönük pişmanlık yaşamak gibi bir huyu olmadığı için bunu da doğal karşılamış ve ailesinden de asla ters bir davranışla karşılaşmamıştı. Sonuçların açıklandığı günü hatırladı... Bir gece önce evlerinde kalan can dostu Murat, sabah uyanır uyanmaz internete girmiş ve müjdeyi ona o vermişti. O günün, hafızasında hiç değer kaybetmeyen bir mücevher gibi saklandığını farketti. Gülümsemeleri sıklaştı. Annesi de kendi gibi Murat'tan öğrenmişti sonucu... Murat, iyi niyetle yaptığı bu eylemin; annesi tarafından sanki bir yenilgi gibi karşılanacağını bilememişti :) Onur, bunun farkına vardığında annesi ona sarılmış, müjdeyi verenin değil müjde sahibinin saçlarını okşamıştı... Evde o güne kadar yaşanmamış bir mutluluk ve sevinç havası hakimdi artık... Evin biricik oğlu Onur şimdi üniversiteliydi ve aileden kopuşun ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı.

Eve yaklaşmak üzereydi. Bir an adımlarını yavaşlattı ve beynindeki 'ev' olgusunu irdeledi. Üniversiteye kaydını yaptırdıktan kısa bir süre sonra bu evi bulmuşlardı. Aynı evi paylaştığı Elif ve Tunç'un ailesiyle birlikte üç aile bir olup, ihtiyaçları olabilecek her şeyi rahatlıkla almışlar ve evi ellerinden geldiğince düzene koyup çocuklarına teslim etmişlerdi. Anne ve babasından ayrılışını hatırladı. Gözlerinden süzülen yaşları silmedi... Görecek kimse yoktu çünkü etrafında...
Altı aydır tatiller haricinde devamlı yaşadığı bu mekana 'evim' diyemediğini itiraf etti kendine... Düşünceleri yoğunlaştı. Evet, İstanbul'dan yedi yüz kilometre uzaklıktaki bu şehrin bu mekanı, evi olamamıştı. Onun evi İstanbul'daydı ve burada sadece ve sadece okumak için vardı. Bedeni, eşyaları hatta cep telefonundaki kardeşine ve anne babasına ait fotoğraflar burada olsa da onun ruhu hep İstanbul'daki 'ev'indeydi...

'Evim' diye fısıldadı Onur... 'Evim İstanbul'da'... Burada üç yıl daha kalacak olması, bu gerçeği değiştiremezdi. Çevresindeki bir çok üniversite mezunu insandan öğrendiği 'ikinci yıl tamamen alışırsın' tekerlemesini tekrarladı. Alışmanın, benimsemekle olan ilişkisini sentezlemeye çalıştı. Kendini bir an yalnız hissetti. Adımlarının durduğunu farketti. Ne zaman içinden çıkılmaz bir durumda kalsa dua ederdi. Yine öyle yaptı ve yüzündeki asil çizgilerden kalbine yansıyan huzuru hissetti... Şimdi aklında sadece kendini eve atmak, ılık bir duş almak ve sabah evden çıkarken Elif'in kızarttığı patateslerle ziyafet çekip, şairin mısralarının hakkını verircesine İstanbul'u düşünmek vardı... Düşünürken uyuyakalacağından son derece emindi... Ve sabah uyandığında, yeni bir günün neler getireceğini bilmiyordu...

Hiç yorum yok: