1 Şubat 2010 Pazartesi

Hatıra İçinde Hatıra

Aşağıdakileri Antoloji'de bir üye yazmıştı. Ben de bu cümlelerden oluşan bir hikaye yazalım dedim. Kimse yazmadı ben yazdım :) Sevgili Kaan'ın hoşgörüsüne sığınarak ;)

Kaan'dan gelen cümleler: (Noktasına, virgülüne dokunmadan)

Bir anımsama: cocukken burnumu koluma silmem
Bir Garipseme: burnumu sildiğimi söylememe kızanlar (onlarda yapıyordu)
Bir şarkı: Bu Meral Bakışın Ey Peri Suret
Bir hayal: Bizim armut ağaçlarının dallarında uyumak
Bir istek: gülümsemeniz
Bir yemek: Bat
Bir içki : Kireçsiz Suu
Bir düşünce: yok
Bir Kitap: Gençlere Nasihat
Bir yazar: İmam Gazali
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Evimiz...
Üç küçük odası olan ve mutfağında kuzinesi bulunan sıcak yuvamız. Kuzeye bakan odanın balkonunda geçen o yaramazlık dolu yıllar. Ah ah, hatıralar...

Bir keresinde havanın iyice soğuduğunu hisseden annem, yanıma gelip üzerime mavi örgü hırkamı giymemi istemişti ama ben inat edip giymemiştim. Daha sonra, soğuktan üşüyen burnumdan akanları hıphızlı koluma silerken yakalanmış ve annemin azarlamasıyla birlikte soluğu içeride almıştım. Hem yakalanmış olmanın verdiği mahcubiyet hem de oldukça garipsediğim o azarın ağırlığıyla, kuzinenin dibinde uyuyakalmıştım. Uyandığımda ise, -bugün hala kulaklarımdan gitmeyen- bir şarkı sesi bütün odaya yayılıyordu. Orta Anadolulu olduğunu sonradan öğrendiğim bu ses, 'Bu meral bakışın ey peri suret' derken, sanki odanın içinde söylüyor gibiydi...

Yine biir gün, babamın işten geleceği saatte balkonda arkadaşlarımla öğretmencilik oynuyorduk. Hem komşumuz hem de sınıf arkadaşım olan Gamze'nin iki tane büyük bebeği vardı. O, bu bebekleri oynamamız için getirir ama asla kimseye elletmezdi. O gün de böyle yapmış, beni ve diğer üç arkadaşımızı iyice üzmüştü. Ben, Gamze'ye olan kızgınlığımla bütün arkadaşlarımı kovmuştum! Hiç bir şeyden haberi olmayan sevgili annem ise, oyunumuzun neden erken bittiğini sormuş ama benden doğru cevabı alamamıştı. Çok fazla üzerime gelmediğini farkedip, koşar adımlarla armut ağaçlarının olduğu arka bahçemize gitmiştim. O dönemde bir hayalim vardı: Bizim armut ağaçlarının dallarında uyumak! Ne zaman uykum gelse kendimi o ağaçlardan birinin alçak dallarında uyuyor gibi hisseder ve bu hayalle uykuya dalardım. Yıllardır zaman zaman aynı hayalle uykuya dalarım. Uyuyakaldığım ağaç dallarından, koşuşturmaların bol olduğu gerçek dünyama uyanırım...

Trenimin hareket saatine 40 dakika kaldığını hatırlatan bir anonsla geçmişten bugüne aniden dönüverdim. Beni yalnız bırakmayıp, uğurlamaya gelen, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıdaki dostuma, benden sonra üzülmemelerini, hatta sadece gülümsemelerini istediğimi söyledim. Eğer yeni hayatımda mutlu olmamı istiyorlarsa bunun tek yolunun onların da mutlu olduğunu bilmem olduğunu belirttim. Yeni evime yerleştikten sonra, değerli dostlarıma davet vereceğim ve bu davetimin baş yemeği, dünyanın en tonton babaannesi olan sevimli nineciğimin bana öğrettiği 'bat' olacak :) Bizim oraların en lezzetli yemeğidir bat. Pişirmesi zahmetli değildir ama en zahmetli yemeklerden lezzetli olduğunu söyleyebilirim.
Rahmetli babaannem... Bir dediğimizi iki etmeyen, kendini bizim için paralayan eşsiz insan. Onu her hatırladığımda, aklıma ilk önce bizim için ördüğü patikler gelir. Bütün kış kuzinenin başında oturur, değişik renklerde onlarca patik örerdi. Bunları ayağımıza giydirir hah işte oldu diyerek adeta sevinç çığlığı atardı.
Bir gün, annem mutfakta bulaşık yıkarken, babaannem benden bir bardak su istemişti. Ben de yerimden kalkmaya üşendiğim için annemden istemesini söylemiştim. İşte o anda kızılca kıyamet kopmuştu küçücük evimizde! Babaannem, eline terliği aldığı gibi hızlı hızlı üzerime yürümüş; 'orucumu yeni açtım, senden bir bardacık su istedim ama sen susuzluğumu giderecek bir bardak kireçsiz suyu bana çok gördün ha!' diye gürlemiş ve beni tazı gibi sürahinin başına yollamıştı. Ah canım babaanneciğim... Senin nafile oruçlarından birini tuttuğunu ve kimselere yük olmadan yemeğini bitirip, üzerine içeceğin bir bardak suyu istediğini nereden bilebilirdim? Bilememiştim ama o bildirmesini çok iyi bilmişti.

Geçmişte tek başıma yolculuğum sürerken, bir arkadaşımın orada bulunan görevliyle konuşmasını işittim. Görevli, trenin lokomotifinde bir sorun olduğunu, en fazla bir saat rötarla gardan hareket edebileceğimizi anlatıyordu. Biz de bu durumda gar lokantasına gitmeyi düşündük. 'Bir şeyler yiyelim, sonra gara döneriz' dedik. Dostlarımdan biri bu düşüncemize karşı çıktı. Nedenini sorduğumuzda ise  bu düşüncemizi yok sayamayacağını ama orada geçireceğimiz zamanı biraz ilerideki sahilde oturarak geçirmemizin daha güzel olacağını söyledi. Oy çokluğuyla karar aldık. Sahile yürüdük. Deniz beni son kez selamlıyordu. Hoşçakal diyordu. Tıpkı, yıllar önce kasabadan ayrılırken, en yakın arkadaşım Münire'nin dediği gibi sıcacık: "Yine gel Banu"
Münire'ciğim. Sırdaşım. Can arkadaşımdı... Evleri bizim evin çaprazında, bir sonraki sokaktaydı. Her hafta sonu birlikte ders çalışır, boş zamanlarımızda da oyun oynardık. Diğer arkadaşlarımdan ayrılan en bariz özelliği, benimle bütün oyuncaklarını ve okul eşyalarını paylaşmasıydı. Onunla neyimi paylaşıyorsam o da benimle daha fazlasını paylaşırdı. Çocukluğumun en paylaşılamaz sırlarını bir tek Münire ile paylaşırdım. O bendim, ben ise O...
Okulun kapanmasına bir hafta kalmıştı. Münire bize gelmiş, birlikte çamurdan oyuncaklar yapıp oynuyorduk. Annem, bahçeye çıkmamıza sadece öğleden sonra saat 2 ile 5 arasında izin veriyordu. İşte yine bu saatlerde bahçedeydik. Bu çamur işini anneme pek sevdirememiştim ama her ne olduysa o gün iyi tarafına denk gelip iznimi koparmıştım. Güzel güzel oynarken, birden annemin beni çağırdığını duydum. Her zamanki gibi cevap vermeme hakkımı kullanmıştım ama annem çıkıp gelmiş ve artık eve gelmemi söylemişti. Tam o sırada Münire'nin ablası geldi. Elindeki kitabı göstererek anneme 'Teyzeciğim, ben bu kitabın yazarıyla ilgili bir yazı yazmak istiyorum, acaba sizden bu konuda yardım isteyebilir miyim?' dedi. Annem kitabı eline aldı ve mırıldanarak ' Hımm... Gençlere Nasihat...' dedi ve ekledi: 'Elbette kızım, içeri gel, elimdeki ansiklopedilerden bir şeyler bulabiliriz belki', diyerek eve doğru yürüdü. İşte bu harikaydı. Annem beni unutmuş, o çok sevdiği araştırmacı yanını kullanacağı bir fırsat yakalamıştı :). Biz de büyük bir mutlulukla çamurdan hayallerimize devam etmiştik...
Deniz, üzerine düşen sokak lambalarının ışıklarıyla oynaşıyordu. Ben ise arkadaşlarımdan ve yarim gibi sevdiğim İstanbul'dan ayrılacak olmanın hüznünü iyiden iyiye hissetmeye başlamıştım. Dostlarımın hepsi susmuş, benimle birlikte dalgaların sesini duymaya çalışıyorlardı. Bu suskunluğu ben bozdum: 'Haydi, artık gara dönelim' dedim. "Yoksa temelli başınıza dert olurum." Hem gülüştük hem ağlaştık. Evet, koca koca adamlar ve kadınlar. Ağladık...
Tren, şehrin son istasyonundan yolcularını almış, rüzgara ve yağmura meydan okurcasına ilerliyordu. Kendimi toparlamam, kendime gelmem ve en önemlisi kendimi oyalamam lazımdı. Yolculuklarda en iyi yapılabilecek tek şey kitap okumaktı. Belki de sadece benim için öyleydi. Çantamdan, yarım kalmış kitabımı çıkardım. Kaldığım sayfayı açmadan önce, alışkanlığım icabı ön söze göz attım. Kitabın bitmesine isterse iki sayfa kalsın, ne zaman elime alırsam alayım mutlaka önsöze yeniden göz atarım. Okumaya başladım.
Ön sözün bitiş cümlesini, yeniden ve belki onuncu kere beynime işledim: 'Bir Dickens, bir Hugo, bir Yaşar Kemal, bir Tanpınar vs... hepsi yazardır ama bir İmam Gazali yazardan çok daha fazladır.'
Evet, Gazali... Elimde ise Kimya-ı Saadet'inden bir bölümü içeren, bana rahmetli babamdan kalan değerli bir kitap.

Tren, yolculuğumun bittiğini gösteren son duraklamayı yaptığında ben, bir hikaye yazacak olmanın heyecanı ve sevinciyle klavyemin başına oturmuş, çayımdan ilk yudumu almıştım. :)

2 yorum:

elif dedi ki...

okurken çok uzaklara giittim bazen insan acemi yazılar der ama duygularını katıksız böyle döker işte yazılara

ibrahim çiftçi dedi ki...

okurken ağlayacağım sandım, belki de ağladım ama gözyaşlarım dışa değil içe aktı..
bu şekilde en son ağlamam Sabahattin Ali'nin 1937 tarihli eseri Kuyucaklı Yusuf'u okurken di... size çok teşekkür ediyorum.. yaşım yaşınızın yarısından küçük olsa da bu duyguyu (anı duygusunu)unutmuştum.